FREUD: PSİKANALİZİN BABASI

     Psikoloji, 19. yüzyıldan itibaren bir bilim olarak kabul edilmiştir. 20. yüzyıl itibariyle psikoloji alanındaki gelişmeler hızlanmış ve psikoloji bir bilim olarak kendine diğer bilimler arasında önemli bir yer edinmiştir. Günümüzde psikoloji biliminden bahsettiğimizde kuşkusuz herkesin aklına gelen ilk isim Sigmund Freud’dur. Freud, psikanaliz kuramının kurucusu olarak psikoloji bilimi içerisinde kendine sarsılmaz bir yer edinmiştir. Freud’un kuramını tüm detayları ile ele alan ‘‘ Freud ve Psikanalizin Temel İlkeleri’’ adlı bu eser, Prof. Dr. İsmail Ersevim’in sade ve akıcı anlatımı ile okuyucuyla buluşuyor.

      Prof. Dr. İsmail Ersevim, Freud’u ve kuramını okura sunarken psikanaliz tanımı, psikanaliz kuramı, bilinç ötesi zihinsel süreçler, bilinç öncesi süreçler, id, ego, süper ego, libido, içgüdü, savunma mekanizmaları, rüya analizleri gibi tanımların açıklamalarını yapmayı da ihmal etmemiştir. Freud’un sosyal bilimlerle ilgili olan görüşleri, bakış açısı ve Psikanalizin değerlendirilmesi gibi konuları bölüm bölüm ayırarak okuyucunun bir ön bilgi edinmesini de sağlamıştır. Kitabın içeriğine bakacak olursak; yazar psikanalizin yaklaşık bir yüzyıldır bilindiği ve uygulandığı üzerinde vurgu yapmıştır. Kitapta özellikle üzerinde durulan konuların başında; psikanaliz tanımları, vaka örnekleri, bilinç öncesi-bilinç ötesi, çocukluk deneyimleri, geçmiş yaşantılar, hipnoz çok kişiliklilik rüya analizleri, bu araştırmaların yöntemleri gibi konular bulunmaktadır. Bunların yanı sıra Freud’un bu konudaki yaklaşımına karşıt görüşlerde olanlara veya Freud’un görüşlerini genişletip modern çağın psikolojisine uyarlayan isimlere de yer verilmektedir. Kitapta, Freud’un o dönemde ortaya koyduğu kuramların dışında, aynı zamanda  günümüz psikolojisinin kuramlarının oluşmasında Freud’un etkisi ve psikanalizin ele alınış biçimi üzerinde de durulmuştur. Özellikle de bu açıdan bakıldığında Freud’dan sonraki kuramsal gelişmelerde de psikanalizin temellerinin etkili olduğu şüphesiz altı çizilmesi gereken bir olgudur. Ele alınan bu değerlendirmede de gerek kitabın içeriği gerek ise; yazarın okuyucuda bıraktığı izlenimler üzerinde durulacaktır. Kısaca bu eserde, Freud’un hayat süreci de göz önünde bulundurularak psikanalizin önemli noktalarına dikkat çekilecektir.

       Freud’un yaşadığı dönemlerde Orta Avrupa Tıp Eğitiminde üç önemli nokta vardı: birincisi hastane ve kliniklerde beş yıl süre ile çalıştıktan sonra kapıya “doktor” işareti koyarak hastaları tedavi etmek şeklindeydi. İkinci olarak ise; iki veya üç yılın sonunda uzman hekim olmak amacıyla asistanlık geliyordu. Son olarak da klinik veya kuramsal tıpta akademik bir yol izlemekti. Freud da bu noktada, kendisinin geleceği için, ikinci yolun daha iyi olacağına karar vermiş ve bu şekilde ilerlemiştir. Daha sonra akademik kariyerinin ilerleyen yıllarında özellikle de psikanaliz üzerine çalışmalarını yoğunlaştırmış ve vaka incelemeleri ile de çeşitli sonuçlara ulaşmıştır. Burada da yazar, oldukça yalın bir dil kullanarak Freud’un bu kuramlarını okuyuculara iyi bir şekilde aktarmayı sağlamıştır. 1894 yılından itibaren kuramlarını tekrar gözden geçirerek Freud bu kuramlarını bir araya getirerek, tamamına “psikanaliz” adını vermiştir. Bütün bu kuramlarını geliştirirken Freud’un hayatında belirleyici bazı olaylar,durumlar olmuştur. Bunlardan ilki; Wilhem Fliess ile yakın ilişkisidir. İkinci olarak Freud’un geçirdiği nörotik rahatsızlığı, üçüncü olarak kendi analizi ve son olarak da psikanaliz ilkelerinin yaygınlaşması şeklinde dönemlere ayrılabilir. Bütün bu süreçlerden sonra Freud kuramlarını geliştirerek çalışmalarına devam etmiştir. Freud’un özellikle üzerinde durduğu konuların başında; çocukluk dönemindeki yaşantıların gelecek yaşantılarda kişilikleri ve davranışları etkileyebileceği, rüya analizlerinin ve psikanalizin ise bilinç öncesi ve bilinç dışı durumlarda hastanın terapi sırasında söylediği, hatırladığı veya davranışlarındaki durumların değerlendirmesi yer almaktadır. Zamanla kendisini de analiz eden Freud, çocukluk dönemlerini ilginç bir şekilde hatırladığını fark etmiş ve anneye cinsel anlamda bir ilginin olduğunu öne sürerek bu kurama da “Ödipus kompleksi” adını vermiştir. Freud’un bu kuramı babasının öldüğü yıl açıklamış olması da bir başka tartışma konusu olabilir. Devam edersek; Ödipus kompleksine göre çocuk annesine karşı aşk hissederken, babasına karşı ise kıskançlık duygusu beslemektedir.

       Psikanalizin temel ilkeleri, her ne kadar Freud’un kuramları ile biliniyor olsa da, yazar bu konuda farklı bir bakış açısı da sunmaktadır. Özellikle yazarın bu konuda; “Psikanaliz, artık sadece Freud’un ortaya koyduğu bir tedavi yöntemi değil, insanın tüm psiko-sosyal ve kültürel boyutlarını kapsayan dünyaya mal olmuş bir pratik sanatıdır.” demektedir. Yazar, psikanalizin gelişme sürecini dört ana bölüme ayırmıştır. Birinci dönem:  1885-1900 yılları arasındaki “Breuer Periyodu”dur. Bu periyodun niteliği, zengin klinik gözlemlerden yararlanarak bunun sonucunda psikanaliz ile ilgili bir takım kuramların gelişmesidir. Bunlar arasında bilinç ötesi, motivasyon, represyon, rezistans, transferans, anksiyete ve nörozlar sayılabilir. İkinci dönem: 1900’den sonraki ilk yirmi yılda olan gelişmelerdir. Bu dönemdeki ilerleme, içgüdülerin gelişimine ve çocuğun biyolojik cinsel gelişimine yönelen çalışmaların olmasıdır. Ancak zaman içerisinde 1910’lu yıllarda, Adler ve Jung; Freud’un bu cinsellikle ilgili kuramlarına karşı olarak kuramlar geliştirmişlerdir. Yazarın da burada özet bir şekilde bahsettiği bu kuramlar ise şöyledir; Adler; insanoğlunun temel sorununu , doğuştan var olan bir “aşağılık hissi”ne karşı bir kudret ile çekişme olarak görmüştür. Gerçek anlamda da Adler, nörozların oluşumunda cinsel faktörlerin olmadığını dile getiren ilk analisttir. Buradaki esas önemli nokta, kişilerin karakter yapısı ve ego dürtüleri ile ilgili olan bir sorunun varlığıydı. Ancak Freud bu noktada, Adler’i yüzeysel olduğunu ileri sürerek eleştirmiştir. Jung da Adler gibi, insanoğlunun cinsellikten çok daha yüksek bir takım kuvvetler tarafından etkilendiğini öne sürmüş ve libidoyu da yeniden açıklayarak bir “hayat enerjisi” olarak tanımlamıştır. Üçüncü bölüm ise; bu yeni gelişmeler ile psikanalizin çalışma sahasını genişlediği ve 1910’lu ve 1920’li yılları kapsayan bir dönemi içermektedir. Özellikle bu dönem içerisinde “narsisizim” ve “agresyon” dikkatle incelenmiştir. Kavramlardaki bu değişikliklere paralel olarak psikanalitik teknikte de bir takım değişiklikler olmuştur. O dönemin toplum koşullarında insanların ruhsal sorunlarının altında sadece cinsel temellerin var olduğunu söylemek tepki toplayan bir söylem oluyordu. Bu nedenlele daha derin çözümlemeler gerekiyordu. Dördüncü bölüm ise; bu dönem, 1920’li yıllarının ortalarından günümüze kadar gelen süreci içermektedir. Bu dönemde kendi içinde iki kısma ayrılabilir; 1934 yılına kadar olan süreç ve daha sonrası şeklindedir. Başlangıçta, bu alanda çalışanlar daha etken yeni terapi yöntemleri bulmaya ve psikanalizin görüş açısını genişletmek için çalışmışlardır. Daha sonraları da doktor-hasta ilişkisini anlamak amacıyla bir dizi düzenlemeler de yapılmıştır.

      Yapılan tüm bu düzenlemeler de göz önünde bulundurulduğunda, yazar; psikanaliz kuramının temelini oluşturan iki temel ilkeden bahsetmiştir: nedensellik-psişik determinasyon ve bilinç dışının varlığı. İnsanın ruhsal hayatında bilinçsel olaylar oldukça etkin bir rol oynamaktadır. Psişik Determinizm yani nedensellik; burada üzerinde durulan nokta, insanın hayatında hiçbir şey rastgele olmaz, her ruhsal olay kendinden bir öncekinin doğal bir izleyicisi olarak gerçekleşir. İnsanın hayatında ruhsal bir kopukluktan bahsetmek mümkün değildir. Bu kurama göre, normal veya patolojik olup olmaması fark etmeksizin, insanların yaptığı iş veya söylediği sözlerinin bir anlamının olduğu da tartışmasız bir gerçektir ve her zaman bir geçmişi, geleceği vardır. Günlük unutkanlıklar veya kazalar, tesadüfler diye geçiştirilen  olaylar , o kişi tarafından farkında olmadan hazırlanmış olan olaylardır. Özellikle Freud’un rüya analizlerinde tanımladığı imajlar da insanların belirli ruhsal durumlarını belirlemede oldukça etkili olmaktadır.

      Bilinç Ötesi!nin varlığı konusu ise; psikanaliz, zihnimizden geçen süreçlerin çoğunun bilinçdışı olduğunu ilk kez iddia eden disiplin olmuştur. Yazarın da üzerinde durarak açıkladığı psikanalitik kuram; bir düşünce veya his, bir rüya, hatırlanan veya hatırlanamayan bir anı, o anlarda artık insanların bilincinde olmayan bir dizi süreçlerle, kendilerinden önce gelen düşünce ve hislerden devamlılıklarını koparmışlardır. Ayrıca psikanalitik kuram; ruhsal süreci işleten ve yürüten enerji kaynağı olarak “iç güdü” ve “dürtü”leri  öne sürmektedir. Bu nokta da yazar hatırlatıcı ve özet bilgilere yer vererek, Freud’un; “insan davranışlarının bir gün tümüyle biyolojik ve fizyolojik bulgularla açıklanabileceği” ile ilgili olan görüşüne de dikkat çekmiştir. Ayrıca yazar, buradaki iki kavram arasındaki anlam karmaşasına dikkat çekmektedir. Özellikle de bu kavramlara açıklık getirmek amacıyla da Charles Brenner’in açıklamalarına da yer vermiştir. Freud’un açıklamalarında ilk başta kullandığı tek bir sözcükten kaynaklanan bu karmaşa, Brenner’in vermiş olduğu bilgiler ile bir nebze de olsa netleşmektedir. Brenner, içgüdüyü belli bir uyarana karşı sürekli olarak aynı tepkiyi verebilme yeteneği olarak açıklamaktadır. Dürtü ise; bir motor cevap olmaksızın bir his veya duyunun merkez sinir sistemine kaydedilmesi şeklinde belirtilmiştir.

      Freud, içgüdü konusuna aslında 1915 yılında yayınladığı bir eserinde “İçgüdüler ve Onların Değişiklikleri”: “bir içgüdü, bir bireyin ruhsal ve bedensel sınırlarında oturan bedensel bir kavram olarak gözüküyor. O, uyarıların ruhsal bir temsilcisi olup organizmanın içinden doğar, vücutla olan ilişkilerin sonucu olarak ortaya çıkacak çalışmayı yapabilmek için zihne ulaşır…” şeklinde bir açıklama yapmıştır. Yazarın özellikle Freud’un anlatımlarını ve kuramlarını özet bir şekilde ele almış olması da okuyucunun kitabı ve kuramların içeriğini en iyi şekilde anlamasını sağlaması açısından da oldukça olumlu bir yön olarak ortaya çıkmaktadır. Yazar burada, Freud’a göre “içgüdü”nün dört özelliği olduğunu belirtmiştir. Bunlar “kaynak”, “itici güç”, “amaç” ve “nesne” dir. Kaynak; iç güdünün doğduğu vücut kısmıdır. İtici güç; iç güdünün yarattığı nicelik kudrettir. Ancak bazı literatürlerde bu kavram “baskı” olarak da geçmektedir. Amaç; gerilimi azaltacak ya da ortadan kaldıracak her hangi bir aksiyondur. Son olarak Nesne ise; bu aksiyon için hedef olan kişi veya objedir.

      Freud’un şüphesiz ki, yazarın da belirttiği gibi oldukça geniş kuramlar çerçevesi vardır. Özellikle çocukluk dönemlerindeki gelişmeler üzerine oldukça fazla kuram ve kavramları oluşturarak, çocukluk yaşantılarının gelecekte bireylerin yaşantılarını, davranışlarını ve kişiliklerini oluşturmalarında önemli bir etken olduğunu belirtmiştir. Burada bebeklikten itibaren “oral dönem”, “anal dönem” ve “ödipal karmaşa” konularının özellikle Freud, çocukların ileriki yaşantılarındaki ruh hallerini dahi etkileyecek verilere ulaşılabilineceğinin üzerinde durmuştur. Fakat, psikanaliz konusunda Freud, “ruhsal aygıt” adını verdiği;  ruhsal ve zihinsel olayların kaydedildiği, hatırlandığı,  sahnelendiği  ve hissedildiği bir aygıttan bahsetmektedir. Belirgin olarak, bu konudaki önemli çalışmalarından birisi de “bilinç ötesi” kavramı üzerindeki bulgularıdır. Bu alanda, diğer araştırmacılardan daha da derinlemesine bir araştırma yapmış olması nedeniyle meslektaşlarına göre, bu konudaki başarısı da net bir biçimde görülmektedir. Burada da yazar, Freud’un bu kavram üzerindeki çalışmasından bahsederek okuyucunun “bilinç ötesi” hakkında detaylı bir bilgiye sahip olmasına yardımcı olmaktadır.Freud, bilinç ötesini incelerken, gözlemlerini sistematik bir şekilde klinik pratiğine uygulayan tek seçkin kişi olması nedeni ile de Psikanalitik kuramın mihenk taşarından birisidir. Kısaca bu süreçten bahsetmek gerekirse; bilinç ötesi olaylar; rüyalar, günlük unutmalar, dil sürçmeleri, nörotik semptomlar, hipnozun, özellikleri ise şu şekildedir: bu süreçler birincil süreçler olarak nitelendirilmektedir, bilincin kontrolü altında değildirler, enerji birimleri de hareketli ve değişkendirler ve bilinç ötesi süreçlerin en belirgin özellikleri ise, “haz ilkesine” bağlı olarak çalışıyor olmalarıdır. Bu konuda da karşımıza “rüyalar” çıkmaktadır. Analiz işlemlerinde rüyaların önemi oldukça büyüktür. Freud’un hastaları üzerindeki analizleri, terapileri ve çalışmaları da daha çok “rüya analizleri” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Ancak Freud’un kuramları sadece bunlarla da sınırlı olmamıştır. Yazarın detaylı araştırmaları sonucunda ortaya konulan bu eserde, Freud’un psikanalitik kuramının; depresyon, savunma mekanizmaları, kişilik bozuklukları ve daha bir çok konuda da etkili bir şekilde ele alındığının altı da çizilmiştir.

     Psikanalizdeki temel süreç, “hastanın çözümlenmemiş ruhsal çatışmaların kaynağına giderek, eskiden geçerli olan öğeleri tekrar işlevsel hale getirerek, yeni yorumlarla çözüm bulmak için çalışmaktır.” şeklinde tanımlanabilir. Analiz sırasında, analist pasif bir rol alır, terapist ve hasta arasındaki duygusal ilişkinin sınırlı ve sistemli bir şekilde olur, “serbest çağrışım” tekniği ile zihnin altındaki çatışmaların bilinç düzeyine çıkarılır, rüya analizi üzerinde özel olarak durulur ve hastanın bütün kişiliği sürekli olarak göz önünde bulundurulur. Fakat genellikle, analiz esnasında hastanın belirgin olarak “direnç” göstermesi de psikanalitik terapilerin en belirgin özellikleri arasında gösterilebilmektedir. Yazarın son olarak psikanaliz sürecinin genellemesi sonucu  ile okuyucunun, eserin tamamı hakkında genel bir kanıya vararak bilgi edinmesini sağlamaktadır. Kısacası, Freud’un psikanaliz yaklaşımı ile günümüzdeki psikanaliz sürece bakış açısındaki yeni gelişmeler birleştirildiğinde; oldukça kompleks bir yapı olan “kişiliğin”, esnek ve hoşgörücü bir yapıya dönüştürülebildiğini söylemek mümkündür. Özellikle, bu kuramın; sistematik ve sonuçlarının ölçülebilir olması nedeniyle önemli bir tedavi yöntemi olarak insanlığın hizmetinde halen kullanılmaktadır. Kitaptan edinilen en belirgin izlenim ise; her ne kadar zaman zaman sert eleştirilere maruz kalmış olsa da; kesinlikle Freud’suz bir psikolojinin, uzuvsuz bir bedene benzeyecek olmasıdır.

Duygu Gümüşçağlayan Bayraktar

Kaynak: FREUD VE PSİKANALİZİN TEMEL İLKELERİ ( PROF. DR. İSMAİL ERSEVİM )

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.